Âşık Geleneğinden Çağdaş Edebiyata: Kahramanmaraş’ta Sözlü ve Yazılı Kültürün Buluşma Noktaları Saz ile Kalemin Ortak Kökü
Âşık Geleneğinden Çağdaş Edebiyata: Kahramanmaraş’ta Sözlü ve Yazılı Kültürün Buluşma Noktaları Saz ile Kalemin Ortak Kökü

Unesco Yaratıcı Şehirler Ağı’na girmek özel bir şey.Hele ki bir Edebiyat Şehri olmak daha da özel. Kahramanmaraş bunu başardı. Bunun anlatılması lazım. Kahramanmaraş’ın UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı Edebiyat Şehri unvanına uzanan yolculuğu, şehrin sahip olduğu kültürel zenginlikler ve bu unvanın geleceğe dönük kazanımları, 19 Haziran 2026 tarihinde İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenecek uluslararası tanıtım toplantısında kapsamlı şekilde ele alınacak bir toplantı var. Oraya giideceğim. UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı sürecinin detaylarının yanı sıra edebiyat turizmi, kültür ekonomisi, uluslararası iş birlikleri ve Kahramanmaraş’ın kültürel vizyonu da kamuoyuyla paylaşılacak bir toplantı bu. Kahramanmaraş’ı irdelemek lazım. Tüm detayıyla. Kentin edebiyat ruhunu. Bu iş nasıl oldu, hep bakmak lazım. Bu yazıda kentin edebiyat tarihçesi üzerinden bir giriş yapacağım bu meseleye.
Dünya edebiyat tarihinde sözlü gelenek ile yazılı edebiyat çoğu zaman iki ayrı nehir gibi akar; zaman zaman kesişir ama büyük ölçüde ayrı kalır. Homeros’un destanları yazıya geçirilmeden yüzyıllarca söylendi; Orta Çağ Avrupa’sında trubadurlar söylüyor, kâtipler kopyalıyordu. İki kültür, iki farklı dünya.
Kahramanmaraş ise bu ayrışmanın istisnası. Bu şehirde saz çalan âşık ile masa başında kalem tutan şair çoğu zaman aynı kültürel atmosferin içinde var oldu. Karacaoğlan’ın hece ateşi ile Sünbülzâde Vehbî’nin aruz inceliği, Âşık Yener’in dağ türküsü ile Sezai Karakoç’un metafizik şiiri — bunlar birbirine zıt iki kutup değil, aynı toprağın farklı yüzleri. Bunu fark ettiğimde bu şehrin edebi karakteri hakkında çok şey anlıyorum.
Bu yazıda bu buluşma noktalarını görmek istiyorum: âşıklık geleneğini yazılı edebiyatla nasıl temas kurduğunu, birbirini nasıl beslediğini ve Kahramanmaraş’ın edebi kimliğini nasıl birlikte şekillendirdiğini.
Karacaoğlan: Sözün Dört Yüz Yıllık Yolculuğu
Karacaoğlan şiirlerini defterine yazmadı. Ama şiirleri dört yüz yıldır okunuyor. Bu paradoks sözlü kültürün hem gücünü hem kırılganlığını aynı anda gösteriyor. Türküleri ağızdan ağıza aktarıldı; bu aktarımda kaçınılmaz dönüşümler yaşandı, bazı dizeler değişti, bazıları kayboldu. Ama bu aşınma sözlü kültürün özelliği — yazılı edebiyatın katı metni aksine sözlü şiir toplulukla birlikte nefes alır.
Karacaoğlan’ı çığır açıcı yapan şey dili. Yabancı kelimelerden uzak durdu, Güney Anadolu’nun canlı halk ağzını şiire taşıdı; insanlar kendilerini doğrudan o şiirde buldular. Bir şiir ancak kendini tanıyan insanlar tarafından taşınabilir. Karacaoğlan halkı tanıdık kıldığı için hatırlanıyor — bu kadar basit, bu kadar derin.
Bu sözlü ses yazılı edebiyatı da besledi. Bahaeddin Karakoç ve Hayati Vasfi Taşyürek; Karacaoğlan’ın biçimsel mirasını yazılı şiire taşıdı. Sezai Karakoç’un bazı şiirlerindeki coğrafi imgeler ve halk sesine yakınlık; bu mirası modern şiirde sürdürmenin örneği. Ve en ilginç olanı: bu etki bilinçli bir tercih olmaktan çok, topraktan gelen bir içselleşme.
“Bana kara diyen dilber / Kaşların kara değil mi…” — Bu dize kaç dudaktan geçti, kaç sazın telinden döküldü, kaç çocuğa anne sesiyle öğretildi?
Âşık Yener: İki Dünyayı Birleştiren Ses
1928’de Kahramanmaraş’ta doğan Âşık Yener 1946’da Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü bitirdi. Bu ayrıntı önemli: Köy Enstitüsü hem modern eğitimi hem geleneksel yaşamı hem batı bilimini hem halk kültürünü bir araya getirmeye çalışıyordu. Yener bu kurumun ruhunu sanata taşıdı.
Kendi ifadesiyle, âşıklık geleneğinin derin kökleriyle aldığı modern eğitim onda bir tezat oluşturmadı. Bu cümleyi çok önemli buluyorum. Sözlü ve yazılı kültürün sentezinin mümkün olduğunun en özlü ifadesi bu. Saz çaldı ama yarışmaya katılmadı. Şiirlerini söyledi ama aynı zamanda yazdı. Toplumsal çözülmeyi ve düzeni eleştiren şiirleriyle salt bir türkü ozanı değil, toplumsal bir şair oldu. 1962’de siyasi nedenlerle dokuz ay tutuklu kaldı — bu toplumsallığın bedeli.
Onun “Yol Ver Dağlar Yol Ver Bana” şiiri bu buluşmanın somut örneği. Önce söylendi, sonra yazıya geçirildi, bestelendi; Arif Sağ ve İbrahim Tatlıses’in sesiyle ülke geneline yayıldı. Bugün hem bir türkü olarak sesli hafızada hem bir metin olarak yazılı kültürde yaşıyor. Binboğa Dağları’ndan ilhamla doğan bu şiir yerelliğini taşıdığı için hem Kahramanmaraşlıların hem tüm Türkiye’nin türküsü olabildi.
Âşık Mahzuni Şerif: Sazdan Kitaba
1939’da Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen Âşık Mahzuni Şerif, âşıklık geleneğinin hem içinden hem dışından bakan bir ses. İçeriden: Mahzuni mahlasını Cırık Baba’dan aldı, saz çalmayı amcası Âşık Fezâli’den öğrendi, Pîr Sultan Abdal ve Âşık Veysel’in izinde yürüdü. Dışarıdan: gazetelere yazılar yazdı, siyasi olaylara müdahil oldu, 1969’dan itibaren defalarca hapsedildi.
Bu iki boyutun aynı anda varlığı onu âşıklık geleneğinin en modern ve en karmaşık temsilcisi yapıyor. Sazını bırakmadan, mahlasını taşırken, geleneğin töresini korurken aynı zamanda çağdaş bir siyasi özne olarak var oldu.
1972’de Sivas’ta yaşanan bir sahne bence bu geleneğin nasıl işlediğini gösteriyor: Türk halk müziğinin dev ismi Âşık Veysel genç Mahzuni Şerif’i ayakta karşıladı. Sözlü kültürde ayakta karşılamak; bir üstattan gelen tanıma ve devir jestinin en görünür ifadesi. Pîr Sultan Abdal’dan başlayan, Veysel’den geçen ve Mahzuni Şerif’e ulaşan zincirin halkası tamamlandı o anda. Kahramanmaraş bu büyük Anadolu silsilesinin içinde. Ve Mahzuni yalnızca söylemiş değil — yazmıştır da. 400’e yakın plak, 70’ten fazla kaset ve 9 kitap. O 9 kitap; âşıklık geleneğinin yazılı kültürle en ileri düzeydeki bütünleşmesinin örneği. Sözlü kültür türküde yaşıyordu, yazılı kültür kitaplarda ve gazete sayfalarında. Mahzuni ikisini aynı anda kullandı ve ikisinin de meşruiyetine inandı.
Bahaeddin Karakoç ve Hayati Vasfi Taşyürek: Köprü Kuranlar
Bahaeddin Karakoç; halk şiirine daha yakın olan şiir anlayışını son dönemlerinde modern tarzla birleştirip kendine özgü yeni bir çizgi ortaya koydu. Bu cümle onun kim olduğunu mükemmel biçimde özetliyor. İlkokul üçüncü sınıfında eski yazıyı öğrenmiş, aynı sürede Kur’an’ı hatmetmiş hem geleneğin içinde yetişmiş hem modern edebiyat dergilerini izlemiş bir şair. Kazakistan’da aldığı Büyük Abay Ödülü’nü anlamlı buluyorum: Abay Kunanbayev de Kazak halk şiirini yazılı edebiyatla buluşturan şairdi. Bu ödül Türk-Kazak şiir geleneğindeki ortak köprü inşacıları arasında sessiz bir bağ kurdu.
Hayati Vasfi Taşyürek ise tam sınırda duran bir isim. “Saz çalmayı bilmesine rağmen çalmayan Taşyürek; âşıklık geleneğinin birçok gereğini yerine getirmekle birlikte kalem sınıfından sayıldı.” Bu tanım onun hangi kültürel aralıkta konumlandığını olağanüstü net ifade ediyor. Saz çalmadı ama mahlasını bir ustadan aldı, hece veznini ustalıkla kullandı, bölgenin yaşayan dilini korudu.
Onu şöhrete kavuşturan “Lügatçemiz” şiiri bu dil bilincinin en güzel örneği. Kahramanmaraş yöresine özgü kelimeleri — “kelik”, “katık”, “bakraç”, “sitil”, “güğüm” — şiire taşıyan bu eser hem bir dil arşivi hem bir kültür belgesi hem de sözlü geleneğin yazılı edebiyata aktarılmasının muhteşem örneği. Bunu okuyunca hem güldüm hem duygulandım; bir yörenin tüm sözlü dil mirası tek bir şiirde yaşıyor.
Yazılı Şairlerin Sözlü Kültürle Sessiz Diyaloğu
Kahramanmaraş’ın yazılı edebiyatçılarına baktığımda hepsinde sözlü kültürün izlerini görüyorum; kimi bilinçli kimi bilinçsiz.
Sezai Karakoç; âşık geleneğine doğrudan referans vermekten ziyade bu geleneğin ruhunu modern şiirde yeniden kurdu. Yağmur Duası‘nın nakarat yapısına benzer dönüşleri, coğrafyayla kurduğu canlı ilişki, somut imgeler — uzaktan bakıldığında sözlü şiirin izleri olarak okunabilir. Kahramanmaraş’ın hem tasavvuf hem halk geleneğinin içinden süzülmüş, bunu modern biçimle yeniden kurmuş bir şair.
Cahit Zarifoğlu’nun çocuk kitapları ise sözlü kültürün en köklü biçimiyle — masalın yapısıyla — buluşuyor. Yürekdede ile Padişah, Serçekuş… Yazılı metin olarak üretildiler ama yapıları, dilleri ve anlatı biçimleri sözlü hikâye geleneğinin içinden çıkmış. Annenin çocuğuna anlattığı masal gibi; yüz yüze, sesle, imgeyle, çocuğun hayal gücüne doğrudan hitap eden bir anlatı. Bu özümseme o toprakta yetişmenin ürünü.
Saz ile Kalemin Ortak Şehri
Bu şehirde saz çalan ile kalem tutan, türkü söyleyen ile roman yazan, mahlasını taşıyan ile yayın organı kuran — hepsinin aynı şehrin insanları olması benim için şaşkınlık verici olmaya devam ediyor. Bu salt bir tesadüf değil. Bu şehrin kültürel iklimi her iki üretim biçimine de aynı anda alan açmış.
Bu iki geleneğin ortak değerlerine baktığımda iki şey öne çıkıyor. Birincisi dil bilinci. Karacaoğlan yabancı kelimelerden uzak durdu. Taşyürek yöresel kelimeleri şiire taşıdı. Rasim Özdenören “Türkçeyi Güzel ve Doğru Kullanan Edebiyatçı Ödülü”nü aldı. Hem âşık hem şair aynı kaygıyı taşıdı: söz değerlidir ve bu değer dile duyulan saygıyla korunmalıdır. İkincisi toplumsal sorumluluk. Âşık Yener düzeni eleştirdi. Mahzuni Şerif siyasi içerikli türküler söyledi. Pakdil egemen söyleme itiraz etti. Necip Fazıl hapishanede yazdı. Araçlar farklı ama etik duruş özdeş: söz sahibi olmak, sessiz kalmamayı gerektirir.
Karacaoğlan’ın türküsü ile Sünbülzâde’nin gazeli, Âşık Yener’in dağ türküsü ile Karakoç’un yağmur duası, Mahzuni Şerif’in sazı ile Özdenören’in kalemi — bunların hepsi bir şehrin farklı dillerde söylediği tek bir sözün yansımaları. O söz insanın anlam arayışı. O söz acıya ve güzelliğe aynı anda duyulan titizlik. O söz susmamak ve var olmaya devam etmek.
“Biri söyledi; biri yazdı. Ama aynı toprakta yetişti her ikisi — aynı şeyi söylüyorlardı.”
UNESCO Edebiyat Şehri unvanı bu çoğul ve bütünlüklü sesin dünyaya duyurulması. Artık dünya hem sazın hem kalemin şehri olan Kahramanmaraş’ı biliyor. Ben bu sesin önümüzdeki yıllarda nasıl daha gür çıkacağını görmek istiyorum.
Prof. Dr. Uğur Batı



